Oppenheimer, Napolyon, Maestro ve Ferrari’nin merkezlerindeki adamlar hakkında söyledikleri

0

Bu, Büyük Adamlar hakkında filmler için bir tanıtım yılı oldu.

Şimdi ilk olarak Büyük Adamlar terimiyle neyi kastettiğimi açıklığa kavuşturayım. Örnek olarak “iyi olan erkekleri” kastetmiyorum. Bu etik bir yargı değil. Büyük Adamlar da kötü karakterler olabilir; cemiyet için fena, sevdiklerine fena vb. Atom bombasının babası J. Robert Oppenheimer, besteci Leonard Bernstein, Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart ve otomobil üreticisi Enzo Ferrari şeklinde adamlar. Bunlar, kimi zaman hastalanarak dünyayı etkileyen adamlardır. Onlar tarihin incelemeye kıymet görmüş olduğu ve arkalarında büyük bütçeler olan film yapımcılarının keşfetmeye kıymet görmüş olduğu adamlardır.

Sadece Büyük Adam filmi garip bir güçlük sunuyor: Yönetmenlerin konularının garip bulunduğunu kanıtlamalarına gerek yok – onlarca senedir medyada yer edinen haberler bunu yapıyor – hikayelerini niçin garip olmayan ilgi çekici bir halde anlatabildiklerini kanıtlamaları gerekiyor. bir Vikipedi girişi şeklinde hissettiriyor ve aslen bu adamların temel gizemini yakalıyor.

İle Oppenheimer, Maestro, NapolyonVe ferrari, Christopher Nolan, Bradley Cooper, Ridley Scott ve Michael Mann, bu ikonlarla ilgili tutku projelerini sürdürürken, görünüşe gore biyografik formülü tekrardan keşfetme mevzusunda sıkıntılı bir vazife üstlenmişler. Filmleri ton ve icra açısından farklılık gösterse de hepsi benzer yöntemlerle tipik biyografik gelenekleri yıkmaya çalıştı.

Kafalarının içine girmek

İle OppenheimerChristopher Nolan senaristliğinin ilk sayfasında niyetini açıkça ortaya koyuyor. “Ruhumun içine bakın” diye yazıyor. “J. Robert Oppenheimer, elli yaşlarında, kısa kesilmiş, saçları beyazlıyor.”

Nolan, gişe rekorları kıran filmin senaristliğini birinci kişi ağzından yazdı ve esas olarak dünyanın görmüş olduğu en yıkıcı silahın icadının ardındaki insanın kişiliğini ele aldı. Bunu yönetmen açısından bir kibir eylemi olarak görebilirsiniz fakat hem de bir misyon beyanıdır: Nolan, Oppenheimer’ın beynini parçalamak istiyor. Amacı bir tek dehasını ortaya çıkarmak değil, hem de ABD hükümetinin keşfini alıp Hiroşima ve Nagazaki’yi yok etmek için kullanmasının peşinden ortaya çıkan suçluluk duygusunu da ortaya çıkarmaktır.

Geniş kenarlı şapkalı ve takım elbiseli bir adam, arkasında telefon hatları olan çölde pipo içiyor.

Cillian Murphy, J. Robert Oppenheimer rolünü canlandıran Oppenheimer.
Evrensel

Oppenheimer, kuramsal fizik anlayışıyla kozmosu tasarım edebiliyor. Nolan bu vizyonları hem zekasının hem de zarar verme kapasitesinin bir göstergesi olarak kullanıyor. İlk bakışta Oppenheimer’ın bilimsel hayal enerjisini gösteren ara bölümler şeklinde görünen (bağlamsız patlama görüntüleri) bomba atıldığında zihnini rahatsız eden dehşete dönüşüyor. Nolan, onu açıklamak için Oppenheimer’ın kendi araçlarını kullanıyor; Cooper, Scott ve Mann da bir dereceye kadar bunu yapıyor.

Cooper, Leonard Bernstein’la savaşım ederken Maestro – hem yönetmen hem de başrol olarak – Bernstein’ın müziğini ruhuna girmenin bir yolu olarak kullanmaya çalışıyor. Cooper, Bernstein’ı mükemmel bir besteci ve orkestra şefi icra eden şeyin ne işe yaradığını açıkça ifade etmeye çalışmaktan bilgili olarak uzak duruyor; bu, onun iniş ve çıkışlarının rahat bir vakit çizelgesini isteyen seyirciler için sinir bozucu olabilecek bir seçim. Bunun yerine, Felicia Montealegre (Carey Mulligan) ile eşiyle olan evliliği haricinde erkeklerle ilişkiler arayan, hem de yarı kapalı bir aşk adamı olan Bernstein olarak hayata devam etmenin kaosunu yakalamaya çalışan müzik sekansları sunuyor. Bu anların en başarılısı, Lenny ve Felicia’nın “Fancy Free” prodüksiyonunun içine çekilmiş olduğu rüya dansı, Bernstein’ın Jerome Robbins için bestelediği bale ve Mahler’in 2. Senfonisinin Birleşik Krallık’taki Ely Katedrali’ndeki performansıdır. İkincisi esrarengiz bir gerçekçilik sunmuyor, sadece Bernstein’ın (ve dolayısıyla Cooper’ın) çabası esrarengiz. Bu çabasında, kendini işine verme biçiminde insanoğlu üstündeki tesirini görebiliyorsunuz.

Yönetmen Michael Mann için ferrariKahramanı da motorları gibidir: kuvvetli fakat kimi zaman tutkusu neredeyse mekaniktir. Mann’ın filmini besleyen şey bu mekanizmaların sesi, neredeyse notaya benzeyen bir enerji uğultusu ve Driver da performansını bu ritimle eşleştiriyor şeklinde görünüyor. Otomobillerinin öfkesiyle sahnelere giriyor ki bunların hem de ölüm tuzakları bulunduğunu da belirtmek gerekiyor, bu da mühim bir detay. Enzo’nun etrafı ölümle, bilhassa de film başlamadan ilkin vefat eden oğlu Dino’nun vefat etmesiyle çevrilidir.

Beyaz saçlı, güneş gözlüklü, koyu renk takım elbiseli bir adam beyaz tuğlalı bir duvarın önünde duruyor.

Adam Driver, Enzo Ferrari rolünü canlandıran ferrari.
Neon

Ölümden bahsetmişken: Harp, Ridley Scott’ın Napolyon’u (Joaquin Phoenix) aydınlatmasının aracıdır. Kusursuz bir halde sahnelenen, bilhassa doğru olmasa da, cenk sahnelerinde Napolyon’un kurnazlığını ve güvensizliğini görebiliriz. O, ne vakit duracağını bilemeyen, kendini yüceltmesi her şeyden ilkin gelen ustaca bir strateji uzmanıdır.

İster fizik, ister müzik, ister otomobil, ister cenk olsun, film yapımcıları bu adamları bu kadar saygı duyulan kılan şeyleri, onları hem putlaştırmanın hem de insanlaştırmanın bir yolu olarak kullanmaya çalışıyorlar. Izleyici onların dehasıyla bağ kuramayabilir fakat ürettikleri vasıtasıyla bunu anlayabilir. Umuyoruz ki ikimiz de onların çektikleri eziyeti anlayabiliriz.

Çevrelerindeki hanımefendilerin onlara erişmesi

Etrafındaki hanımefendiler olmadan Büyük Adam nedir ki? Bu filmlerin tümü, Büyük Adamlarını temel ilişkileriyle tanımlamaya çalışıyor, sadece gene de bir çok vakit bocaladıkları yer burası. Bu (adam) yönetmenlerin her biri, bu adamların eşlerini ve kız dostlarını eşit bir zemine koymaya çalışsa da, çoğunlukla Büyük Adam’ın kendisi tarafınca hipnotize ediliyorlar.

İçinde ferrari O bu en büyük gerginlik şeklinde görünüyor. Mann, filmini, Enzo Ferrari’nin 1957’deki hayatından bir kesiti konu alıyor; Enzo, karısı ve iş ortağı Laura (Penélope Cruz) ile beraber minik bir evladı olan metresi Lina Lardi (Shailene Woodley) içinde kalıyor. Enzo ve Laura’nın oğulları ölmüştür ve Enzo, Lina’nın çocuğunun kendi adını taşımasına izin vermemektedir; bu bir suçluluk işaretidir. Bu hanım karakterlerin her ikisi de kolay arketiplere giriyor: Laura yakıcı ve devamlı öfkeli. Kederden perişan durumda ve Enzo’ya hovardalık yapmış olduğu için anlaşılır bir halde kızgın. Ayrıca Lina sabırlı ve sakinleştirici bir güçtür; hem Enzo hem de onun gayri meşru varisi için neredeyse anaç bir figürdür. Her biri omuzlarındaki meşhur melek ve şeytana indirgenmiştir.

Bu metres-karı paradigması hem de Oppenheimerdinamik mevzusunda birazcık daha başarı göstermiş. Oppenheimer’ın sevgilisi Jean Tatlock (Florence Pugh), gerçek dünyadaki eşinin hak etmiş olduğu kadar gelişmiş bir karakter değil; filmimizde kısa sürede göz ardı edilen büyüleyici bir yaşam sürdü – sadece varlığı gene de akıldan çıkmıyor. Tatlock, insanların Oppenheimer için ikincil hasar oluşturma biçiminin fizyolojik bir temsilidir; bu, onun muhtemelen intihar sebebiyle fakat muhtemelen Komünist bağlar ve Oppenheimer ile bağlantısı sebebiyle suikast sonucu gerçekleşen rahatsız edici ölümünün de kanıtladığı şeklinde. (Eldivenli el ikincisini ima ediyor ki bu bir tek bir kuram olarak kalıyor.) Ayrıca Oppenheimer’ın karısı Kitty (Emily Blunt), kendisi şeklinde bir insanı sevmenin verdiği kalp kırıklığının birini iyi mi sertleştirebileceğinin bir örneğini oluşturuyor. Evlendikten sonrasında hızla alkolizme düşer sadece sonuna kadar sadık kalır, bilhassa de eleştiri ifade sahnesinde. Onun huzurunda olmak kesinlikle bir karşılık ödedi.

Ön planda 19. yüzyıl Fransız askeri kıyafeti giymiş bir adam duruyor, arka planda ise çöl savaşı sürüyor.

Joaquin Phoenix Napolyon rolünü canlandıran Napolyon.
Kolombiya

Büyük bir insanla evli olmanın zorluğu hiçbir vakit Napolyon’un Josephine (Vanessa Kirby) ile olan ilişkisinde olmasıyla birlikte belirgin değildir. Napolyon. Ona yazdığı aşk mektupları film için bir tür çerçeve sunuyor fakat bu aşk hem boğucu hem de tamamlanmamış. Onu aldattığında cezalandırır ve kendisine bir mirasçı kaldıramayınca ondan boşanır ve unvanını elinden alır.

Ayrıca Cooper, Bernstein’ın eşini eşit seviyeye koymak için elinden geleni yapıyor. Maestro esasen Lenny ve Felicia arasındaki karmaşık aşk hikayesi şeklinde. Gene de Büyük Bir Adamı sevmenin ne anlama geldiğini özetleyen bir aşk hikayesi. Mulligan’ın performansı, bir kadının duygularını bölümlere ayırmasının mükemmel bir göstergesi. Biseksüelliğini bilmiş olduğu için Lenny’yi ve onun tüm taraflarını sevmek istiyor fakat Lenny başıboş dolaşırken kendini tanımlamak için savaşım ettiğini fark ediyor. Bu başlı başına onu anlatıda ikincil bir figür haline getiriyor. şu kadar Maestro Lenny ve Felicia hakkında, Lenny hâlâ aslolan ilgi çeken nokta ve Felicia’nın hikayesi kısmen onun bunu bilmesiyle ilgili.

Bu, tüm bu filmlerin nihai bilmecesidir. Her ne kadar birisi Büyük Adam efsanesini yıkmaya çalışsa da, onun büyüsüne kapılmamak elde değil. Bu filmlerin hepsinin ustalık dolu anları var, bazıları öbürlerinden daha çok ve ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarında Büyük Adam’ın niçin bu kadar büyüleyici bulunduğunu yakalıyorlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir